Bilirkişi Kaç Defa Ek Süre İsteyebilir?
O gün, o saat, o an…
Güneş henüz Kayseri’nin dağlarının ardında gizlenmemişti. Tüm şehir, sabahın erken saatlerinden geriye kalan, taze hava ile doluydu. Gerçi, ben de o sabah, bir anda değişen bir şeyin farkında değildim. Yalnızca, bir türlü içinden çıkamadığım bir mesele vardı: Bilirkişi kaç defa ek süre isteyebilir?
Bu soruyu kafamda döndüren bir dava vardı. Benim için aslında çok fazla önemi olan bir dava değildi. Ama işin içine bilirkişi kelimesi girdiğinde, tıpkı bir filme, bir hikâyeye takıntı yapan birinin ruh haline büründüm. Konu öyle bir hal almıştı ki, bilinçaltımda bir bulmaca çözmeye çalışıyordum. Sanki her şeyin arkasında bir gizem vardı.
O sabah yazdığım her kelimeyi hatırlıyorum
Sabah saatleri Kayseri’nin merkezinden uzakta, akşamdan kalma bir yorgunlukla gözlerimi açtım. İçim biraz buruktu; hayal kırıklığı, belki de biraz da öfke vardı. Dışarıdaki insanlar günlerine başlarken ben, davanın belirsizliği içinde sıkışmıştım. Bilirkişi henüz ilk ek süreyi istemişti. Ne olacak, nasıl ilerleyecekti? Dava günü, o anlar zihnimde dönüp duruyordu.
Bilirsiniz, davalarda bilirkişilerin ek süre istemesi hiç de alışılmadık bir durum değil. Onların yaptıkları incelemeler, hazırladıkları raporlar genellikle zaman alıyor. Ama bir şeyi fark ettim ki; her ek süre, bir adım daha ileri gitmektense bir adım geriye gitmek gibiydi. İlk ek sürenin ardından geçen zamanın nasıl geriye gittiğini, nasıl kaybolduğunu o sabah fark ettim.
Kendimi bir an için dev bir bulmacanın parçalarını birleştirirken buldum. Kaç defa ek süre istenebilir? Belki de bu, sadece bir soru değil, duygusal bir patlamaydı. Gerçekten de zaman geçtikçe, soruların sayısı arttı ama her ek süre, biraz daha umutsuzluğa düşüyordum.
Kayseri’nin sokaklarında geçen zaman
Dışarıda bir kahve içme bahanesiyle dışarı adım attım. O esnada bir yanda kadın, diğer yanda yaşlı bir adam yürüyordu. İkisi de hayatlarına devam ediyorlardı. Ben ise, tek bir konuya takılıp kalmıştım. Bilirkişi ek süre isteyebilir mi, yoksa her defasında bir sınır var mı?
Gözlerim biraz daha belirsizdi. Birkaç gün önce, dava süreci ilerlemişti, ancak bilirkişinin ek süre isteğiyle yeniden durmuştu. Dava yavaş ilerliyor, her ek süreyle biraz daha belirsizleşiyordu. Her ek süre, zamanın kaybolduğu bir oyun gibiydi. Kendimi biraz da yalnız hissetmeye başladım. Süreler geçiyor ama hiç bir şey tamamlanmıyordu.
Bir saat sonra, o meşhur soruyu başka bir gözle sormaya başladım: Bilirkişi ek süre isterken, gerçekten de son bir şans mı veriyor? Yoksa, her bir ek süreyle yalnızca bir adım daha geriye mi gidiliyordu?
Başlangıçta kaybolan umutlar, tekrar aramaya başlamam
O akşam, bir bardak çay eşliğinde yazmak için masama oturdum. Bir yanda geceye karışan Kayseri’nin ışıkları, diğer yanda kendime bir şeyleri açıklama isteğim vardı. İçimde beliren hislerin hepsi, bu davanın sonlanıp sonlanmayacağına dair büyük bir belirsizlikle şekillenmişti. Çıkmaz sokağa düşmüş gibiydim.
“Bir ek süre daha,” diye düşündüm, “bu sefer belki tamamlarlar. Belki bu kez her şey düzene girer.” Ama ben bir yandan da biliyordum ki, her ek süre, aslında bir kaybın başlangıcıydı. Sonraki ek sürelerin daha sık, daha acil olacağına dair bir hissiyat vardı içimde.
Kafam karıştı, ama bir şey fark ettim. Bunu yazmak istedim. Hayal kırıklığı, gerginlik, belirsizlik… Hepsi iç içe geçmişti. Her ek süre, bir “şans” gibiydi, ama gerçek şans mıydı? İçimdeki tüm karmaşa, o an bana sormak istediği bir soru gibi birikti: Bilirkişi kaç defa ek süre isteyebilir, gerçekten de bir sınır var mı?
Gerçekten sınır var mı?
Yavaşça sona yaklaşırken, bir gerçeği fark ettim. Bilirkişi, davanın ilerlemesi için ek süre isteyebilirdi. Ancak ne kadar ek süre verilirse, o kadar gerçekler kayboluyordu. Ve her ek süre, bir umut daha yok oluyordu. Her bir ek süre, bana daha fazla zaman, daha fazla belirsizlik sunuyordu. Oysa ben ne istiyordum? En başta, sonlanmasını, bir şeylerin netleşmesini…
Kayseri’nin sokakları, sabahın o erken saatlerinde bana ilham vermişti. Zamanın hızla geçtiğini, hiçbir şeyin sabit kalmadığını fark etmiştim. Ve en sonunda, şu soruyu sordum: Belki de çözüm, zamanı ertelemek değil, doğru adımları atmakta yatıyordur.
Belki de bilirkişi, ek süre istedikçe, bizler yalnızca geçip giden zamanı izliyorduk.