Yine bir Biratolye içeriğiyle karşınızdayız! Bu kez konumuz: “Adana’da en çok ne meşhurdur”.
Adana’da en çok ne meşhurdur? Kayseri’den başlayan o uzun yol hikâyesi
Kayseri’de büyürken mesafelerin insanın içine işleyen bir tarafı olduğunu erken öğrendim. Soğuk kış sabahlarında işe giderken ellerimi cebime gömer, Erciyes’in sisini izlerdim. Her şey düzenliydi ama içimde hep açıklayamadığım bir boşluk vardı. Sanki bir şeyler eksik, sanki bir şehir değil de bir duygu arıyordum.
Bir gün defterime sadece tek bir cümle yazmıştım: “Adana’ya gitmeliyim.”
O an neden böyle düşündüm bilmiyorum. Belki de internette gördüğüm o fotoğraflar, belki bir arkadaşın anlattığı sıcak yaz geceleri… Ama en çok da “Adana’da en çok ne meşhurdur?” sorusu zihnime yerleşmişti. Çünkü bir şehir, insanı en çok neyle karşılıyorsa, biraz da onunla hatırlanır diye düşünüyordum.
Yola çıkarken: içimdeki sessiz heyecan
Otobüs Kayseri’den hareket ettiğinde içimde garip bir karışım vardı. Heyecan, tedirginlik ve nedensiz bir umut.
Yan koltukta orta yaşlı bir adam vardı. Elinde küçük bir poşet, içinde muhtemelen evden aldığı yiyecekler. Bana dönüp “Adana’ya ilk mi gidiyorsun?” dedi.
Başımı salladım. “Evet.”
Gülümsedi. “O zaman şunu unutma, Adana sadece yemek değildir. Sıcaktır. Fazla sıcaktır.”
O an ne demek istediğini tam anlamamıştım.
Ama birkaç saat sonra bu cümlenin ağırlığını hissedecektim.
Adana’da en çok ne meşhurdur? Şehre ilk adım
Adana otogarına indiğimde yüzüme çarpan hava, Kayseri’nin serinliğinden tamamen farklıydı. Sanki görünmeyen bir duvar açılmış ve içinden sıcak bir dalga geçmişti.
İlk düşündüğüm şey şuydu: “Burada nefes almak bile farklı.”
Taksiciyle kısa bir yolculuk yaptım. Şehir merkezine giderken yol kenarında sıralanan tabelalar, palmiyeler ve kalabalık bana yabancı ama bir o kadar da canlı geldi.
İçimde hâlâ aynı soru dönüyordu: Adana’da en çok ne meşhurdur?
Ama artık bu soru bir meraktan çok, bir deneyim arayışına dönüşmüştü.
İlk durak: Adana kebabının kokusu
Şehir merkezine vardığımda aç olduğumu fark ettim. Taksici “Buraya gelmişken kebap yemeden dönme” demişti.
O an yönümü rastgele bir sokağa çevirdim ve küçük bir lokantaya girdim. İçeri girer girmez gelen koku, sanki tüm yorgunluğumu bir anda aldı.
Adana kebabı masaya geldiğinde hiçbir şey söyleyemedim. Sadece baktım.
Etin sıcaklığı, yanında gelen lavaşın buharı, soğanın keskin kokusu…
İlk lokmayı aldığımda hissettiğim şey açlık değildi. Daha çok bir “yerine oturma” hissiydi. Sanki uzun zamandır eksik olan bir şey tamamlanıyordu.
O an içimden şunu söyledim: “Demek meşhur olan şey sadece yemek değilmiş… bu bir şehir karakteriymiş.”
Seyhan kıyısında yalnızlık ve huzur
Öğleden sonra yürümeye başladım. Ayaklarım beni Seyhan Nehri kıyısına götürdü.
Suya bakarken içimde garip bir sakinlik oluştu. Kayseri’de böyle geniş, akışkan bir suyla çok sık karşılaşmazsın. Burada ise şehir, suyla birlikte nefes alıyordu.
Bir banka oturdum. Defterimi çıkardım.
“Buraya neden geldim?” diye yazdım.
Cevap yoktu.
Ama içimde ilk kez bir hafiflik vardı.
Bir çocuğun bisikleti ve benim düşüncelerim
Yanımda bir çocuk bisikletiyle geçti. Gülüyordu. Annesi arkasından sesleniyordu ama o durmadan ilerliyordu.
O an fark ettim: Ben uzun zamandır sadece düşünüyordum, hareket etmiyordum.
Adana’nın sıcaklığı bile bunu hissettirmişti bana. Burada insanlar daha hızlı, daha doğrudan, daha “hayatta” gibiydi.
Ve yine aynı soru geldi aklıma: Adana’da en çok ne meşhurdur?
Bu kez cevap sadece yemek değildi. İnsanların yaşama biçimiydi.
Şalgamın keskin gerçeği
Okumaya Değer: Abimin İngilizcesi ne ?
Akşamüstü bir büfede durdum. Tezgahta mor bir içecek vardı. Satıcı “şalgam ister misin?” dedi.
İlk yudumda yüzüm istemsizce buruştu.
Ama sonra garip bir şekilde alıştım.
O an şunu düşündüm: Bazı şeyler ilk anda zor gelir ama sonradan hayatın parçası olur.
Tıpkı şehirler gibi.
Tıpkı insanlar gibi.
Bir masada tek başına oturmak
O gece küçük bir esnaf lokantasında tek başıma oturdum. İnsanların konuşmalarını dinledim. Kahkahalar, tabak sesleri, siparişler…
Bir an kendimi dışarıda hissettim.
Ama garip olan şu: yalnızlık bile burada farklıydı. Ağır değil, daha yumuşaktı.
Defterime şunu yazdım:
“Belki de meşhur olan şey yemek değil, burada yalnız kalabilmenin bile bir anlamı olması.”
Adana’da en çok ne meşhurdur? Gece yürüyüşü
Gece olduğunda şehir hâlâ sıcaktı. Rüzgâr yoktu ama bir canlılık vardı.
Köprü ışıkları suya yansıyordu. İnsanlar yürüyordu. Kimse acele etmiyordu ama kimse de durmuyordu.
O an içimde uzun zamandır hissetmediğim bir şey vardı: umut.
Belki de ilk kez bulunduğum yerden kaçmak istemiyordum.
Taş Köprü’nün sessiz tanıklığı
Taş Köprü üzerinden geçerken durdum. Tarih, su ve şehir aynı anda önümdeydi.
Kendi kendime düşündüm: “Bir şehir bu kadar şey taşıyabiliyorsa, insan da taşıyabilir mi?”
Cevap vermedim.
Ama içimde bir şey değişti.
Adana’dan ayrılırken: içimde kalan şey
Otobüse bindiğimde Kayseri’ye döneceğimi biliyordum. Ama aynı kişi olarak dönmeyeceğimi de hissediyordum.
Camdan dışarı bakarken şehrin ışıkları yavaş yavaş uzaklaştı.
Ve içimde tek bir cümle kaldı:
“Adana’da en çok ne meşhurdur?”
Artık bu sorunun cevabı netti ama tek bir şeye indirgenemezdi.
Adana kebabıydı, evet.
Şalgamdı, evet.
Seyhan’dı, evet.
Ama en çok meşhur olan şey, insanın içini değiştiren o görünmez sıcaklıktı.
Dönüş yolunda
Kayseri’ye dönerken defterimi açtım. Son sayfaya şunu yazdım:
“Bazen bir şehir sana yemek yedirmez, seni yeniden kendinle tanıştırır.”
Ve o an fark ettim ki, bazı soruların cevabı sadece bilgiyle değil, yaşanarak öğreniliyordu.